Tercih Meselesi


“Ayıp.”

Kütüphanede sesli konuşmak, yola tükürmek, toplum içinde kulaktan kulağa konuşmak, küfretmek, çıplaklık, bir erkek ve bir kadının birbirlerine sevgi göstermesi ayıptır. El ele tutuşan çiftlere gözlerimizi dikip baktığımız yılları geçeli çok olmadı, değil mi?

Sondan bir önceki cümle üstünde birazcık oynayıp, bir “kadın” ve bir “kadının” birbirine sevgi göstermesi yapalım mı?

Olmaz öyle şey, değil mi? Olay çıkar. Kıyamet kopar, yer yerinden oynar.

Toplumumuzun yıkamadığını ve asla yıkamayacağını düşündüğü tabularından biri de eşcinselliktir. Eşcinsellerin erkek kısmıyla ilgili pek bir bilgim olmadığından direkt olarak lezbiyenleri ele alacağım yazıda.

“Ay kız dur koluma girme, yanlış anlarlar” durumu nedir, bilir misiniz?

Yolda yürüyen iki kadın özellikle belli bir yaşı geçmişlerse birbirlerine dokunmadan yürür çoğu zaman. Oysa çoğu kişi tarafından doğrulanan gerçek, kadınların dokunmayı sevdiği değil midir? Kadınlar dokunur, konuşurken ellerini kullanırlar ve sevgilerini çoğu zaman dokunuşlarla ifade ederler fakat belli bir yaşı geçtikten sonra -ki bu evre üniversitenin ikinci sınıfında başlar çoğunlukla – iki kadın birbirine dokunmaktan çekinir hale gelir.

Neden?

Çünkü dışarıda hemcinslerimize dokunmak ayıptır. Saçında at kadar böcek olsa bile zorla dokunuruz o saça. “Ay dışarıdan gören ne der acaba? Okşar sanır, maazallah” iç sesleri beynimizi kemirirken, elimizi arkadaşımızın saçına hızlıca değdirip çekeriz. O kadarı bile yetmiştir. Korkar, etrafımızda bizi izleyen var mı?, diye bakarız hızlıca. Ayıptır kadına dokunmak, günahtır. Bir tek başka bir kadının giyimine-kuşamına bakarken çekinmeyiz ki o da genel bir durum olduğundan dikkat çekmez zaten, tüm kadınlar görünürde tek sebepten inceler birbirlerini zira.  “Kusur bulma tutkusu”

Peki, sadece giysilere mi bakarız? Her bakışımız kusur bulmak için midir?

Hayır.

Kadınlar birbirlerini en ince ayrıntılarına kadar inceler.  Saçından -ayak parmağına kadar görebildiği her noktaya bakarlar. Hatta bazıları “85 B, beli en az 70 cm, kalça 95 kesin var”  bile diyebilir, öyle ustalaşmıştır bu konuda. Bakar, izler kadının zarafetini, çünkü en erkeksi olanında bile Tanrı'nın ona verdiği bir narinlik vardır. Kadın, hiçbir erkeğin göremeyeceği o küçük ayrıntıyı görür karşısındakinde, bakışından, elini saçına atıp düzeltişinden anlar onun nasıl bir kadın olduğunu. Çoğu bakış cinsellik içermez ama yine de ayıptır, kadının kadına açıkça bakması/dokunması, klasik selamlaşma öpücüğü dışında öpmesi.

Bu durum, kadınlar kapalı ortama girdiği an değişir.

Öyle ki, sokakta gördüğü kol kola yürümek dışında hiçbir şey yapmayan kadınlar hakkında esip gürleyen hanımlar bile üstlerindeki bluzu kaldırıp göğüslerinin büyük kısmını gösterebilirler birbirlerine. “Ay bak yeni tanga aldım” diye pantolon sıyrılabilir ya da alınan çamaşır poşetinden çıkartılıp gösterilebilir. Çay ikram etmek için eğildiğinizde, dekoltenizden göğüslerinizi gören kadın “Senin memelerinde maşallahı var” deyip gülebilir bile. Bunlar ayıp değildir, başka bir kadının vücuduna bakmak duvarlar arasında günah değildir.

“Lezbiyenlik mi? İğrenç” diyen genç kadınlar, spor salonunda/yüzme havuzunda/saunada başka kadınların vücudunu inceleyebilir hatta bazen bu vücutlara dokunabilirler. Kız yurtlarında güreşten tutun, koridorda birbirlerinin kalçasına dokunmaya kadar uzanır işler. Ağda yaptırmayı tercih edenler, bir kadına açabilir bacaklarını. Bu da ayıp değildir. İhtiyaç, denir adına çoğu zaman.  Kapı kapanır ve tabuların büyük bir kısmı dışarıda kalır.

Eğer kadınsanız ve hayatınızda en azından bir kere hamama gitmişseniz, kadınların birbirlerini yıkadığını görmüşsünüzdür. Normalde iki kadının birbirine dokunmasına, gözlerini dikip bakacak kadınlar bu durumu normal karşılar. Hiç istiflerini bozmadan yıkanmaya devam ederler. Arkadaşını yıkayan kadın, diğer kadının her yerine dokunur. Göğsüne, sırtına, bacaklarına, kollarına. Kadınların gülüşmesi, yıkananın garip sesler çıkarması bile yadırganmaz o ortamda. Kadınlar birbirlerini keşfeder, sosyalleşir ve komplekslerinden arınırlar. Orada kadınların birbiriyle ilgilenmesinin, sevgi göstermesinin, birbirine bakmasının bir önemi yoktur. Fiziksel kusurların öneminin olmadığı gibi, birçoğumuz herkes çıplakken rahat hissederiz kendimizi. Ekran karşısında, çıplak kadın fotoğraflarına bakarken hissettiğimiz kadar rahat ve normal.

Ama işin içine duygular girerse…

“Kadın”, başka bir “kadını” severse işte o zaman her şey değişir. Juliet ve Juliet olamaz, dünyada binlerce Romeo vardır ve Juliet, Romeo’nun malıdır. İşte tam olarak bu yüzden, bir kadın başka bir kadını sevemez. Karşılıklı oturup dedikodu yapmaktan başka bir şey yapamaz hatta.

Kadın olmanın yeterince zor olduğu bir ülkede, kadınları seven bir kadın olmak nasıl bir şeydir? Hiç düşündünüz mü?

Lezbiyen dendiği anda aklımıza üşüşen erotik fotoğrafları yok sayıp, işi seksten uzaklaştırıp bir kadının başka bir kadını sevmesinin ne kadar ağır bir yük olduğunu düşündünüz mü?
Bekaret uğruna can alınan, kadınları öküzlerinden daha değersiz gören insanların yaşadığı, kendi ayıbını görmek yerine başkalarında ayıp arayanların etrafta kol gezdiği,  “Aşık oldum” dediğinizde ellerini pantolonların içine itip zihninde onlarca pornografik görüntü beliren insanların arasında nasıl hissettirir kadın olmak? Kadınlara aşık olan bir kadın olmak.

Bilmiyorum ama görebiliyorum.

Bir kadınla tanışmıştım. Porno filmlerdeki gibi aşırı kadınsı değil, seksi bile değildi. Karşı komşunuz olabilecek kadar normal bir kadındı aslına bakarsanız. Saçlarını toplar, makyaj yapmazdı. Elleri dikkatimi çekmişti ilk olarak, bakımsızdı. Erkeklerle konuşmaya çalışır ama her seferinde konuyu batırır, utanırdı.

Asosyal herhalde, dedim ilk başta. Sayılarla ilgilenen kadınlar arasında normaldir birazcık dışa kapalı olmak, yadırganmaz.  Bir süre sonra ortama alışılır, atılır o çekingenlik. Önemsemedim. Aradan zaman geçtikçe alıştı ortama,  arada yanıma geliyor, akıl erdiremediği ya da yardıma ihtiyaç duyduğu konularda akıl danışıyordu.  Hiçbir şey sezmedim ki bana karşı göze batan bir tavrı da yoktu zaten.
Kendi çevresinden bir çocukla görüşmeye başladı bir süre sonra. Onlar yanyana geçerken gülümser, kaş göz işaretleriyle “Hadi yine iyisin” demeye çalışırdık. Günler geçti, onların ilişkisinin iyi gittiğini düşünüyor, onun adına seviniyordum.

Bir gün, hep gittiğimiz kafede oturduğunu görüp yanına yaklaştığımda ellerinin yumruk haline gelmiş olduğunu farkettim. Esmer tenini yoğun bir kırmızılık kaplamış, çenesi kilitlenmişti. Öfkeyi bilirim, gördüğümde tanırım. Bu yüzden onun kadar sakin bir kadının öfkelenmiş olması afallattı beni en başta. Neye sinirlenebileceğini düşünüyor, tüm ihtimallerin sonunda erkek arkadaşıyla karşılaşıyordum. Mükemmel görünen birlikteliklerinde benim bilinçaltımın ilgisini bu derece çeken ne olabilirdi ki?

Karşısına oturdum, bekledim bir süre. İnsanlar anlatırlar bana, ya anlatmak zorunda oldukları için ya da gözlerimden kurtulmak için, bilmiyorum. Sinir bozucu olabiliyorum bazen, anlatayım da defolsun gitsin diyor olabilirler. Hiç ilgilenmedim işin o kısmıyla. Suratıma bir süre baktıktan sonra “Ben kadınlardan hoşlanıyorum” dedi.

Sinirliydi, titreyen ellerini görmesem bile gözlerinden anlayabilirdim bunu. Sandalyemi itip kalkmamı bekledi. Korkmamı, tiksinmemi, kaçmamı, onu aşağılamamı.  Kadınların birbirine yaptığı şakalardan bile hoşlanmayan biri olarak “Homofobik” diye etiketlenirim çoğu zaman, açık konuşalım; dünyadaki tüm erkekler yok olsa, kadınlar kadınlara aşık olmak, onlarla evlenmek zorunda kalsalar. Ben evde kalmışlığın kitabını yazar. Sıdıka olur, kendimi ilme adar robot adamlar yaparım.  Zira lezbiyen değilim, kadın dokunuşundan hoşlanmamayı geçelim, ben bir kadına aşık olabilecek yapıda bir insan değilim.

Bu beni homofobik değil, heteroseksüel yapar. Her neyse.

Ben kaçmayıp, karşısında oturmaya devam edince – hadi itiraf edeyim, sana aşığım deseydi ciddi anlamda afallardım. Onun hislerinden değil de, kalbini kırmaktan korkardım – anlatmaya başladı. Ailesini hayal kırıklığına uğratmamak için erkeklerle yakınlaşmaya çalıştığını ama bir türlü sevemediğini, cinselliklerinden az buçuk hoşlansa bile asla bir erkeğe bir kadına duyduğu hisleri duyamadığını, anlaşamadıklarını söyledi. Ben sustukça o konuştu. O gün orada kaç bardak çay içtim bilmiyorum. Akşamüstü girdiğim kafeden, akşamın geç saatlerinde çıktım .

İtiraf etmenin verdiği gerginlikle yanımda yürüyor, ara sıra bana dönüp kaçamak bakışlar atıyordu. Gülüp “Boynuzların çıkmadı, merak etme” dediğimde bile gülemedi. Korkuyordu, korktuğunu hissedebiliyordum.

“ “X -sevgilisi- , Z sınıfındaki Y için – Y lezbiyendi- elimden geçsin bak, kalıyor mu lezbiyenliği” demişti” dedi aniden. Birkaç adım boyunca ne dediğini anlayamadım, Y’yi hatırlamaya çalışıyor, kim olduğunu bir türlü çıkartamıyordum ki sonunda cümlenin anlamı kafama dank etti. Kahkahalarım duyulmasın diye elimi ağzıma sıkıca kapatarak dakikalarca güldüm cümlesine.

Öyledir ama cidden değil mi? Erkeklerin anlayışı “ Bir kere benimle olsun bak, bir daha kadınları düşünebiliyor mu!”dur genelde.  Lezbiyenliği kadınların birbirine dokunması, seks oyuncaklarıyla oynamaları olarak anlayan ve duyguları işin içine hiç katmayan bir anlayış için ne kadar normal bir düşünce.

Bir erkek ve bir kadın birbirini sevdiğinde, ellerini birbirlerinden uzak tutamayıp, karşısındakinin gözlerine aşkla baktığında ne düşünürüz? Hepimizin yüzünde ufacıkta olsa bir gülümseme belirmez mi? Hatta birbirlerine yaklaşan bireyleri gördüğünde ortalığı ayağa kaldıran teyzeler bile, bağırmadan bir saniye önce onların sevgilerine bakmazlar mı?

Peki, bunu iki kadın/erkek yaşarsa. Yolda birbirlerine sarılmış, gözleri aşkla bakan eşcinsel bir çift görürsek ne olur? “Oha” “Ahlaksızlar” “Ne günlere kaldık?” “Taş yağacak” “İbneler” “Abi bunları bana vereceksin bak, sonra birbirlerine bakabilecekler mi? Kapımda yatarlar kapımda”  (:

Anlamamız gereken şey şu ki eşcinsellik “ayıp” değildir. Hastalık olmadığı gibi.

İlk olarak 1973’te  Amerikan Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu tarafından eşcinsellik hastalıklar kategorisinden çıkartılmış, 17 Mayıs 1990 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü de ,eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkarmış, bu karar 1992’de, ICD-10 -Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması- listesine resmen kaydedilmiş, 1994 tarihinden itibaren WHO üyesi tüm ülkeler yeni sınıflandırmayı kullanmaya başlamıştır.

Eşcinselliğin bir hastalık, bozukluk ya da eksiklik olmadığını, 3 farklı cinsel yönelimden birisi olduğunu ve doğuştan ya da 3 ile 4 yaşlarına kadar belirlenen, kişinin kendi seçmediği bir durum olduğu tıp bilim tarafından tespit edilmiş ve bu durum kabul görmüş ve eşcinseller çoğu gelişmiş ülkelerde eşcinseller arası resmi evlilik dahil olmak üzere heteroseksüellerin sahip olduğu pek çok hakka kavuşmuştur.

Ayıp konusuna gelecek olursak, ayıplar içinde eşcinselliği zina olarak görüp acımasızca eleştiren kadının/erkeğin eşini çatır çatır aldatması da sayabiliriz bence. Ya da hiç tanımadığı insanlar hakkında “dinsiz” “imansız” “ahlaksız” gibi sözler söylemek de bu alana kolayca girebilir. Başkalarının düşüncelerine karışma hakkını kendinde görmeyi de aldık mı aralarına onlardan güzeli olmaz, diye düşünüyorum.

Ya da boş verin, üsttekileri yok sayalım.

“Tercih meselesi” derken yüzü buruşturmak da ayıp değil, saygılı maskenizin altında verin veriştirin eşcinsellere. Sokağa tükürür gibi, insanlara pisliğini bulaştırmak ayıp değilken, iki bireyin birbirini sevmesi ayıp çünkü.

0 oyuncu online:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 

.

.

.

.

.

.