Migren, Çeyiz Sandıgı ve Menekse


Yazacak bir şey bulamamak çok kötü bir şey canım okuyucularım. Siz henüz minicik bir kitlesiniz, sürü bile olamazsınız ama olsun. Damlaya damlaya orman olur sonuçta, böyle miydi o söz? Eke eke orman olur, desek daha mı doğru olur?
Aman yanlış anlamayın sizi ekecek değilim, size bir şey ekecek de değilim. Damlamak kelimesinden sizi boğacağım sonucuna varabilir misiniz acaba?  Yok canım, ben yapmam öyle şeyler. Her şeyi geçelim birbirimize tehditler savurmamız çok saçma geliyor bana. Aslına bakarsanız bir çok şey bana çok saçma geliyor ama bana saçma gelen şeyleri değiştirmek gibi bir süper gücüm olmadığından her sabaha aynı şekilde uyanıyorum. Kızılötesi ışınlarla oturdukları yerden zihin kontrolü teknolojileriyle popo büyütenlerden değilim maalesef.Bu yüzden “Memleket meselesi değil sonuçta” diyorum kendi kendime. Hem memleket meselesiyle ben uğraşmam ki canım, onunla siyasetçiler uğraşır. Benim yapacağım tek şey onları seçmek –böyle deyince çalışanımdan bahsediyormuşum gibi oldu sanki, hemen çark edip şöyle diyeyim – (Yarım cümlenin üstü çizdim sayın) Ben, beni ve kardeşlerimi yönetmeleri için onları başa getiririm. –Evet, çok daha iyi. İşte böyle kızım (Yine mi olmadı acaba? Hay Allah)-
 
Sonuçta memleketi ben kurtaramam, üstelik sorunum memleket meselesi olacak kadar büyük bir şey de değil hani. Yoksa büyük mü?
Hiç bilmiyorum, bu karışıklık canımı sıkıyor. Beynimin içinde sirenler çalıyor. Migrenim var benim, migren kötü şey.  Çeken bilir, insanın beyninin içinde bombalar atılıyor gibi oluyor. Sinir, stres de cabası. O yüzden bu karışıklıktan hiç hazzetmiyorum. Beynimin bu düşünce çatışmasını bir an önce kesmesi gerekiyor yoksa çok kötü şeyler olacak, olabileceklerden korkuyorum. Migren diyorum! Kime diyorum?
Bu aralar kuşlar gibiyim sevgili okurlarımız. Kuş derken pengueni kastediyorum canım, öyle martı filan sanmayın. Hiç sevmem ben martıları, rahatsız edici bir sesleri var. Bir üşüyorum, bir üşüyorum sormayın. Halimi gören dört bir yanım buz sanır, oysa son zamanlarda maddenin diğer iki haliyle daha bir samimiyim.Düşünüyorum da gerçekten penguen olsam çok üzülürdüm. Düşünsenize, iki ayağı üzerinde duran ve düşünebildiği iddia edilen varlıklar bölgeme gelip belgesel diye bir şey çekip, ev denilen beton yığınlarında oturan başka varlıklara dışarıda kıyametler koparken bizi izletiyorlar. Benim özel hayatımı! Kocamı, çocuğumu, bizim komşu kızı Süheyla’yı.  Terbiyesizliğe bakın hele! O varlıkların başka işi yok mu? Gitsinler camdan baksınlar, sokağa çıksınlar, ne bileyim bir Gezi’ye filan gitsinler. Gezip görmek önemli sonuçta.
Velhasıl-ı kelam iyi ki penguen değilim dostlarım, penguenler için hayat çok zor. Kuşsun ama tam olarak değilsin, siyah ve beyaz gibi güzel renkleri taşıyorsun ama karizmatik değilsin. Lap lap düşüyorsun, paytak paytak yürüyorsun. Ailenin diğer üyelerine rezil oluyorsun, kartallar aralarında dalga geçiyorlar filan…En kötüsü de iki üç şuursuz çıkıp memleketlerinin anası ağlarken senin aile hayatını televizyon denen kutunun içinde gösteriyor. Tehdit etsen ciddiye alınmazsın, isyan etsen “Ay ne şirinler, şunlara bak” olursun…
Kötü.
Neyse, boş boş konuştum. Boş konuşmaya gelmemiştim oysa, son günlerde neler yaptığımı anlatacaktım sizlere. Çünkü ilgilenmeniz gereken tek şey, benim son günlerde neler yaptığım. Evet, gördüğünüz gibi egom izin/yol verirsem tüm yaratılmışların egosunu ezer geçer. Öyle de gazla dolu bir varlık kendisi. Canım egom kalp.
Dün akşam bizim Müjgan’la karşılaştım. Müjgan çocukluk arkadaşım, anne-babası ona adını eski bir Türk filminde sevdikleri bir karakterden esinlenip koymuşlar. Anne-babası  eski Türk filmlerini seviyor, ben de severim. Müjgan’ın ailesiyle tek ortak noktam bu sanırım keza Müjgan’la da öyle. Aynı yöne bakıyor fakat farklı şeyleri görüyoruz ya da o benim gördüklerimi göremiyor. Neyin kafasını yaşadığını çoğu zaman anlayamıyorum.  Ne yapalım, kader kısmet bu işler.
Ne diyordum, hah Müjgan’la karşılaştım. Balkonun demirlerine yaslanmış, bana bakıyor. Arkasında da tüm sülalesi. “Merhaba Sinistra” diyerek selamlıyor beni, şaşırıyorum. O seyahate gitmeden önce tartışmıştık Müjgan’la. Seyahati hakkında birkaç şey duydum ama bunları onun yüzüne vuracak kadar basitleşmiyorum. Fikirlerimiz pek örtüşmüyor, misal o gideceksen Hanya’ya gitmelisin diyor ben tutturuyorum Atina’ya gideceğim, diye. Hanya’yı da, Atina’yı da göremiyoruz sonuçta. Olan olduğuyla kalıyor. Oysa beni bir dinlese Atina’nın da, en az Hanya kadar güzel bir yer olduğunu ona anlatabilirim. Neden gitmek, ne yapmak istediğimi bir dinlese… Ah dinlese! Çok üzülüyorum ama o pek üzülmüyor. Müjgan biraz vurdumduymaz. Biraz da katı kalpli sanırım, bilmiyorum.
İyi bir kalbim vardır benim, en azından öyle olduğunu iddia ediyorum. Arada sırada kötülük yapan taraflarım yok değil ama kalbimdeki minik sevgi parçacıklarının arasında yolsuzluk yapan çıkınca diğerleri durumu hallediyor. Bunu biliyorum, çünkü onları kendi hallerine bıraktım. Belli bir liderin arkasından gitmektense kendi yollarında gitmenin en iyisi olacağını düşünmüşlerdi. Geç de olsa bir şekilde yollarını buldular. Bu konuda kendimi her defasında tebrik ediyorum. Aferin bana.
İyi bir kalbim olduğundan, umut dolu gözlerle Müjgan’a bakıyorum. Bir şey söyleyecek, tartışmamızı bana unutturacak. Belki kalbimi kırdığı için özür dileyecek. Özür dilerse ve yaptıklarını yapmayacağına söz verirse onu affeder ve kalbimi kırdığını unutmaya çalışırım, çünkü ben onun da kötü olmasını istemiyorum.  Umutluyum, çünkü dünya güzel bir yer.
Umutluyum çünkü göğe baktığımda yıldızları görebiliyorum, ağaçlar şarkılar söylüyor. Ciğerlerimi yakan hava bile güzel, umutluyum çünkü insanlığın henüz tamamen yok olmadığını artık biliyorum. Umutluyum, çünkü artık başkaları da biliyor. Tam Müjgan’ın selamına karşılık vermek için ağzımı açıyorum ki beni susturup selamlarını göndermeye devam ediyor. Omuzlarım çöküyor, tüm sülalemi hatta bütün Müslüman alemini sayacak sanırım. Ah Müjgan, diğerlerini bıraksan da biraz benimle ilgilensen; şu an ikimizin arasındaki sorunu halletmeye çalışıyoruz. Ayağımla yerdeki taşlardan biriyle oynuyorum.
“Ne o?” diyor arkadan biri “Bize mi atacaksın?”
Ha? Gözlerimi kırpıştırıp ona doğru bakıyorum. Yok ayol, ben korkarım öyle şeylerden. Anahtar bile fırlatamam millete tin tin gider yanına öyle veririm. Hem ben neden taş atayım onlara, aynı yerde yaşıyoruz sonuçta. Evlerimize su getiren adam bile aynı. Manyak mıyım ben, katil miyim? Öldürmek istemiyorum ki onları, belki hayatıma daha az karışsınlar istiyorumdur ama ölüm, hayır isteğim ölüm değil. Canı ben vermedim ki, alınmasını ben isteyeyim.Komşu kızı Ayşe sevgilisiyle görüşürken perdenin arkasından izleyip ardından pencereyi açarak “Ahlaksızlar” diye bağırmamalarını isteyebilirim misal ya da sevgilisinin kökeni hakkında atıp tutmamalarını. Kürt, Ermeni, Türk / Alevi, Yahudi, Hristiyan, Müslüman ne farkeder Allah aşkına? Önemli olan iki insanın birbirini sevmesi değil mi? Önemli olan insanların bir şeyi sevmesi değil mi?

Metroda gördükleri eşcinselleri ayıplamamalarını, insanların tercihlerine saygı göstermelerini, Mehmet abinin diktiği çiçeklerin üstüne basmamalarını da isterim. Birazcık hoşgörü ve özgürlük isterim, istersem. Başka bir şey değil.
Beni düşüncemden ayıran gürültüyle silkinip, yeniden yukarı bakıyorum. Müjgan arkasında kimse yokmuş gibi omuz silkiyor ve beni yukarı çağırıyor. Umutluyum, onca yıllık arkadaşlığının bozulmasını kim ister ki? Kimse istemez. Hızlı adımlarla tırmanıyorum merdivenleri, arkamdan kovalıyorlar sanki. Omzumun üstünden arkamı kontrol ediyorum, kimseler yok. Bir sis var ama ne sisi olduğu belli değil. Hava da bozdu bu aralar, bir garip kokuyor. Yağmur yağıyor misal ama gökten değil, ilginç şeyler bunlar tabi.  Balkonda konuşulacak zaman değil ama kıramıyorum Müjgan’ı, eski arkadaşım sonuçta.
Yeni bir kitap almış kendine, onu koyuyor masaya oturduğumuzda. “Bak” diyor “Oku oku, diyordun. Kitap aldım bende, bunu okumuş muydun sen?”  Bir kitaba, bir Müjgan’a bakıyorum. İçimden gözlerimi ovuşturmak geçiyor.  Yeniden bakıyorum. Doğru mu görüyorum?
 
“Mein Kampf”  diye mırıldanıyorum hafifçe “Okumaya başlamak için ne güzel bir kitap seçmişsin canım arkadaşım Müjgan”
Omzunu silkip, elini havada şöyle bir sallıyor. “Neydi?” diyor ıslık gibi bir sesle “ Hani şu sürekli başucunda duran kitap? Fukaralar mı öyle bir şeydi?”
“Mülksüzler” diyorum sessizce. Müjgan’ın değişmeyeceğini kabul etmem gerekiyor. Omuzlarım iyice çöküyor, tartışmamızın sonuçlanacağına dair umudum balon gibi sönüyor. Havada çıkardığı komik sesi duyabiliyorum. Ardından bakıp onun için üzülüyorum bile, oysa ne umutlarım vardı benim. Müjgan… üzüntümün farkında bile değil. Benim ne hissettiğimle ilgilendiğini bile sanmıyorum.  Balonum yere doğru süzülürken yolun ortasında duran bir kadın gözüme çarpıyor, yine yağmur mu başladı? Biz kadınlardaki yağmurda ıslanma tutkusunu anlamlandıramıyorum ama hoşuma gitmiyor da değil. Zihnimin içinde bir şarkı dönüyor, balonumun içinin acı havayla dolduğunu görüyorum. Yere doğru süzülmek yerine yükseliyor, ben onu görüyorum. İçimde canlanan umudu görüyorum. Müjgan görmüyor.
Müjgan’ın neden böyle yaptığını hiç anlamıyorum.
“Ne o yanındaki?” diyor oturduğumda yanıma koyduğum torbayı göstererek, bir heves torbaya doğru atılıp içindekini alıyor ve ona doğru kaldırıyorum. Bin bir hevesle aldığım çiçeğime küçümseyen bir bakış atıp “Paranı ve zamanını bunlara yatıracağına, biriktir” diyor “Yatırım yaparsın”
Ama ama ama… Çiçekler?! Ona bazı şeylerin paradan daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum, çiçeklerin, ağaçların, doğanın insana huzur verdiğini söylemek istiyorum. Koca koca AVM’lerde arayıp da bulamadığı mutluluğu onlara bakarken bulabileceğini ya da bir ağacın gölgesinde otururken duyduğu huzuru başka hiçbir yerde bulamayacağını. Dinlemiyor. Başka bir yol denemek istiyorum, belki unutmuştur diye peygamberimizin de doğayı çok sevdiğini anlatıyorum. Söylediği sözleri tekrarlıyorum. Yüzüme aldırmaz bir ifadeyle bakıyor. Her konuşmamızda önüme dini iten bir insanın, sözlerime karşılık tepkisiz kalması beni şaşırtıyor.
 
“Anlattığın bir iş vardı, ne oldu ona?” diyor bir süre sonra. Benimle ilgileniyor diye hevesleniyorum, bu aralar ayrı bir hoşgörülü, ayrı bir hümanistim ben. Ne oluyor, anlamıyorum. Ben anlattıkça gözleri başka yönlere kaymaya başlıyor. Derdimi dinliyor mu emin bile değilim.”Üzülüyoruz” diyorum. 
“Kendimizi düşünecek durumda değiliz ki, doğa olayları çok canımızı sıkıyor. Reyhanlı’ya meteor düşüp etrafı perişan ettiğinde yüreğimiz ağzımıza geldi misal. Sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer illerimizdeki garip yağmurları ve sisi biliyorsun… Tüm bunlar seni de korkutmuyor mu?” Önündeki kağıtları düzenliyor.  Kağıttan mı okuyor? Benimle konuşacağı metni neden kağıda yazmış ki? Alt tarafı aramızdaki sorunu halledeceğiz. Başını kaldırıp bana bakıyor, bizimle ilgili bir şey diyecek. Bu doğa olaylarının onu da endişelendirdiğini söyleyecek diye hevesleniyorum.  “Sandık önemli” diyor sonra “Her şey sandıkta anlaşılıyor.”

Allah Allah, sandık nereden çıktı şimdi? Bu akşam da oturup doğru düzgün konuşamıyoruz. Zaten ben bu Müjgan’ın ailesinin anlattıklarını bir türlü anlayamıyorum. Sanki sorduklarımı duymuyorlar da, kendi kafalarına göre bir şeyler anlatıyorlar. Garip insanlar vesselam. “Ne sandığı Müjgancığım?” diyorum.
Bana aptalmışım gibi bakıyor. “Çeyiz sandığı güzelim, ne sandığı olacak?” diyor alayla.
Haa, şu mesele. Kanayan yaram. Üzülüp, dudaklarımı büküyorum. Ben ve benim gibilerin en büyük derdi herhalde şu çeyiz sandığı. “Benim çeyizimin yarısı tamam ama şimdiden zor tutuyorum sandığın içinde, taştı taşacak” diyor.
Sandıktan çıkmak için kapağı zorlayan, kapağa isyan eden hatta yalvaran havlu kenarlarını, fiskos örtülerini, türlü türlü dantelleri, paspasları, önlükleri düşünüyorum. Yel değirmenleriyle savaşan insanlar geliyor aklıma, Road Runner’ı yakalama konusunda sonsuz azmi olan Coyote. Havlu kenarının Acme’den gelen bir kutuyla kapağa yaklaştığını ve sandığı patlatmaya çalıştığını hayal ediyorum. Çizgi filmleri bu yüzden severim çünkü bomba elinizde patlasa bile ölmezsiniz, kimse ölmez. Kötüler bile… Tam kötü değildir zaten hiçbiri. Zorla tutulan çeyizler fikri çok hoşuma gidiyor. Daha fazlasını hayal edemiyorum çünkü ben çeyiz hakkında pek bir şey bilmiyorum. Havlu kenarları, el emeği göz nuru dantelleri arkalarına almış Isengard’a yürürken … bir ses geliyor. O da ne?
Düşüncelere daldığımı gören Müjgan “Tenceren, tavan var mı?” diyor.
Yok, o da yok! Ay diyorum içimden, beni kimse almaz. Olan tencere tavayı, amaçları dışında bile kullanabilecek bir insan olmamı geçtim. Çeyizimde tencerem-tavam bile yok. Kendi kendime ne desem az. “Yok” diyorum, çökmüş omuzlarımı süpürebilmek için bir süpürge aranarak. Ortalığı temiz tutmak düsturum. Bir de çöp torbası bulabilirsem, şahane olacak.
“Aman aman iyi” diyor Müjgan sevecen bir gülümsemeyle. Kafam karışıyor, nesi iyi ? Ben ileride kocama nerede yemek yapacağım? Benim sandığım neden boş olsun, insan değil miyim ben? Ben de doldururum o sandığın içini, dantelle-kanaviçeyle değil belki ama doldururum bir şekilde. Her yere serili gereksiz örtüler yerine kocaman bir kütüphanemiz olur evimizde. Çeyizimi dizerim içine. Kendi istediğim şeyleri koyarım, benim çeyizim de öyle olur.Bu fikrimi komik buluyor, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana bakıp “Öyle olmaz” diyor. Bana farklı farklı isimler takıyor bu sırada, durum üzerine çılgın tespitler yapıp beni farklı şekillerde isimlendiriyor. İsimlerim çok hızlı geçtiğinden yakalayamıyorum kelimeleri. Bir ismim olduğunu unutmuş gibi. Üzülüyorum, üzüldükçe içimde farklı bir his alevleniyor. Ona da anlam veremiyorum.Dışarıdan sesler yükseliyor, birileri susmuyor. Birileri, birilerini susturamıyor. Müjgan yorgun gözüküyor ama durmuyor.
Bana tencere-tava modasından bahsediyor. Zamlardan, bankalardan, altından vs. Tencerenin modası mı olur Müjgan?!, diyorum içimden. Saçma sapan konuşma,  sinirimi bozuyorsun. İçimden geçeni duymuş gibi çatıyor kaşlarını. Parmağını bana doğru sallayıp “Sen!” diyor “Benimle böyle konuşamazsın”
İç çekiyorum, sıkıldım. Gerçekten sıkıldım.
“Sanırım hiçbir zaman iyi arkadaş olamadık Müjgan”  diyorum.  Anlamıyor, çocukken kabul etmek zorunda kaldığım her şeyi görebiliyorum. Canımı sıkıyorlar, canımı çok sıkıyorlar. Hayır, bunu kabul etmeyeceğim. Bu şekilde veda etmek kötü olsa da derin bir nefes alıp havayı içime dolduruyorum. O sandığa beni kurulamak yerine sırılsıklam hale getirecek havlu kenarları, her baktığımda gözlerimi yakacak ve ancak limonla acısını dindirebileceğim fiskos örtüleri ya da ne dediklerini bir türlü bilemeyen danteller koymayacağım! Saten boncuklu ve rüküş ötesi yatak örtüleri oramı buramı morartamayacak! O sandığa ne istiyorsam onu koyacağım!
“Kahrolsun” derken çıkıyor aldığım hava dışarı, devamını nasıl getireceğimi bilmiyorum. Ben daha önce böyle şeyler yapmadım ki. Yeniden iç çekiyorum, dışarıda benim gibi çok insan var biliyorum. Bir hayali olan ve o hayal için dik durmaya çalışan insanlar…“Kahrolsun” diyorum yeniden “Kahrolsun Bağzı Şeyler”
Hava içimi yakıyor, gözlerim doluyor. Sırtımı dikleştirip, yağan yağmurun bedenimi aşındırmasına izin veriyorum. Doğa bu aralar bir garip, her yerin betonla kaplanmasını içerlemiş diye düşünüyorum içimden. Aşağıdan ve yukarıdan sesler yükseliyor, “İnsanlar” diyorum “Çıldırmış olmalılar” Bu harika bir şey. Müjganın bulanıklaşan görüntüsüne bakıyorum.Gözlerim yanıyor, neden olduğunu bilmiyorum. Müjgan’a son kez bakıp, kendi yoluma gitmeden önce hafifçe gülümsüyorum. Aklıma Fight Club’taki meşhur sahne geliyor. Şehirdeki sis ve tangırtı eşliğinde sahneden çıkarken kenarda duran  çiçeği kucağıma alıp, kollarımla sarıyorum. Ona zarar gelmesine izin veremem.  İçeride televizyon açık, birileri yine penguenlerin özel hayatına saldırıyor.
Onlara çok kızıyorum.
Bu kadar.
Başınızı ağrıttığım için üzgün olduğumu belirtmek isterim.


2013Haziran

0 oyuncu online:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 

.

.

.

.

.

.