Kusursuza Erişmek


 25 Nisan 2012

Bekaret sadece gelin yatağında bırakılabilir.

Dünyanın bir ucundan, diğer ucuna değişmeyen birkaç şeyden biri de bu değil mi? Dinler, renkler, diller değişiyor ama bir yere geliyoruz ki orada herkes aynı. Bilinçlerimizin gelişemeyen o ufacık kısmında hepimiz ruhu, bacak arasına hapsedip incecik bir zarla bağdaştırıyor, buna göre düşünüyor. Buna göre hareket ediyoruz.

Bekaretlerimizi bir erkeğin penisi ya da bir kadının vajinası değil, toplum alıyor. Buna bir nevi tecavüz bile diyebiliriz. Zihinlerimize tecavüz ediliyor ve biz sesimizi bile çıkartamıyoruz. Bacaklarımızın arasına hapsettiğimiz ruhumuz bağırıyor durmaksızın, tecavüzün acısı, öfkesi ve anılarıyla. Bekareti kaybetmek bir kusur, sakın ağzını açayım deme, sakın söyleme. Kusurlusun.

Kusurluluk psikolojisine sahip olan insanlar kendini; hatalı, kötü, istenmeyen, değersiz, aşağı, kalitesiz vs. hisseder” diyor uzmanlar. “Bunun sonucu olarak da kronik olarak “utanç” duyarlar. Kendilerinden utanırlar.”

Başkaları tarafından kabul edilmemeye karşı büyük korku duyan bünyelerimiz, mahalle baskısına baş kaldırmak istemez. Kötülenmekten yatağın altından çıkacağını düşündükleri yaratıktan bile daha çok korkarlar. Bazısının gece yarısı canavarı, kötülenmektir hatta. Toplum karşısında dünyanın en hanımefendi insanı olan genç kadın, gece yatağına yatıp elini çamaşırından içeri sokmadan önce kapıyı kilitler, perdeleri kontrol eder hatta yatağın altına bile bakar. Çünkü ayıptır mastürbasyon, ayıptır kadın olmak. Bir erkeğin özüne dokunmak ayıptır, onu geçin erkek bedenine bakmak, erkek bedeninden bahsetmek bile ayıptır. Doğru düzgün bir kız, erkeğin pantolonunun altında ne olduğunu bilmez, düğün gecesinde şok olur, utancından konuşamaz hatta.

Resmi bir belgede cinsiyet kısmında neden kız kutucuğu yok diye bile düşündürür insana, toplum. Masumiyetini kanıtlamak için, elinden geleni yapar bünye. Öyle ki sokakta başını eğip, önüne bakmaktan boynu ağrır tüm gece, üstüne yakışmayan bol giysiler giymekten nefret eder ama masumdur. Göğsünde taşır kadın masumiyetini, onurundan, zekasından, kalbinden daha önemli sayar.

Kusurlu değildir diğerleri gibi ve karşılaştığında yaşıtı bir kusurluyla çıkartıverir kılıçlarını. Dili en keskin kılıçlardan daha keskin, gözleri kurşundan daha hızlıdır. Bakire olmayan kusurludur.
Kötüdür.
Pistir.
Hatta bazılarına göre dinsizdir.

Fazla otoriter anne babaların çocuklarının çoğunlukla obsesif kompulsif olması gibi, toplum baskısı da insanları, bilhassa kadınları yalana sevk eder. Kusurluluk psikolojisi öyle işlemiştir ki zihinlerimize, “Ben bakire değilim” demek yerine, çivili yatakta yatmayı tercih ederiz. Bekaret her şeyimizdir. Kafamızın içinde taşıdığımız beynin nasıl çalıştığının, sosyal hayatımızda nasıl davrandığımızın, insanların bizi ne kadar önemsediğinin bir anlamı yoktur.

Tüm servetimiz, ele avuca gelmeyen ve yok olması saniyeler süren incecik bir zardan ibarettir. Kutsal kitaplarda bedene bile sığmaz diye anlatılan ruhumuzu, avuç içi kadar hatta bazen o kadar bile olmayan kanımızla bağdaştırır. Her şeye meydan okuruz.

Dinden girer bazıları konuya. Savaş sırasında kutsal kitabımızın sayfalarını mızraklarının ucuna takıp Müslümanların üstüne gelen düşman gibi gelirler insanın üstüne. İnanıyorum diyorsun da, neden başkalarının altından çıkmıyorsun?, derler.  Aynı insanlar Allah’la kulunun arasına girilmeyeceğini bilmez, dedikodu ve iftiranın günah olduğunu hiç düşünmez. Çünkü insandırlar, çünkü insanız. Düşünmeyiz. Bekara boşanmanın kolay olduğu gibi, bu dünyada konuşmak kolaydır.
Bir süre sonra beğenilmeme, hor görülme korkusu öyle bir hale gelir ki? Bundan kaçmak için farklı yollar arar. İnsani hislerimizden feragat etmeden temiz kalmaya çalışırız. İşte tam bu sırada patlak verir. İsmini benim koyduğum ;Sözde Bakire sendromu.

Toplumun yumruğundan kaçarken, bulabildiğimiz tüm zarsız delikleri zevk uğruna açıp kendimizi ve kusurlarımızı tatmin etmeye çalışırız. Çünkü zamansız cinsel istek bir kusurdur ve biz kusurlarımızı göstermek yerine ölmeyi göze alabilecek kadar gözü kara canlılarız. Kusursuzluk peşinde koşarız, kusursuz olmak için her şeyi yaparız ve kimsenin görmediği anlarda kusurlarımızı ortaya çıkartıp onları beslerken içten içe kendimize işkence eder. Sonrasında insanların gözlerine baktığımızda anlaşılacağından korkarız. Çünkü toplum, bekaretini kendi isteği dışında vermiş kurbanları bile yol kenarına bırakır ve arkasına bakmadan gider.

Bu durum, sürekli konuşmayı ve ötekileri kınamayı doğurur.  “Aslı’yı gördün mü? Eteği bir karıştı. İyice yollu oldu o da” “Murat ve Yeliz sevişiyorlarmış, bizim arkadaş görmüş” vs vs. Örnekler uzar gider, kulağınızı kabartıp çevrenizi dinlerseniz buna benzer bir sürü diyaloğa şahit olabilirsiniz zaten fakat tüm bu konuşmaların bünyelere verdiği tatmin hissi çok uzun sürmez, gece yattığımızda yine ruhumuzla baş başa kalırız.

Bacaklarımızın arasından kafasını çıkartıp, hesap soran gözleriyle bakar bize. Kusurlusun, diye bağırır. Kendimizi Nathaniel Hawthorne’un, Kızıl Damga romanında ki Hester Prynne gibi damgalanmış hissettirir. Öyle ki birileri göğsümüzün tam üstüne kocaman kızıl bir A işlemiş gibidir ama biz, kadın kahraman gibi gücümüzün farkına varamaz. Bunun yerine yalanını benimser, sadece kendimizi kandırırken, bunu meziyetten sayarız.

Zarımız orada olduğu sürece, kusursuzuzdur.

0 oyuncu online:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 

.

.

.

.

.

.